Anasayfa » İslam » Tevhid Nedir ? Kavram Olarak Tahlili
SONY DSC

Tevhid Nedir ? Kavram Olarak Tahlili

Tevhid Nedir?

İslam inancının temeli “Tevhid, Nübüvvet ve Mead” şeklinde formüle edilmiştir. Tevhid esasının içinde ise diğer temeller dahi bir arada telakki edilebilir. Tevhid’in lügat, kelam ve şeriat manası olarak üç manası vardır. Şeriaten tevhid, imandır. Yani Allah’ın varlığı ve birliği hakkında tam bir itikattır. Lügat manası olarak ise birlemek anlamına gelmektedir. Kelam manası olarak tevhid; Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir olması demektir. Allah’ın sıfatlarında bir olmasını şu örnek ile açıklayabiliriz; Allah’ın kudret sıfatı tektir ve bu sıfatında mertebe yoktur, çünkü mertebe acziyetle beraber gelir. Kudret sıfatının tek yani mutlak olmasından dolayı Allah kudretiyle küçük şeye de büyük şeye de aynı şekilde muamele eder. Buna göre –haşa- küçük şeyi az kudretiyle yaratır, büyük şeye çok kudretiyle muamele eder denilemez. Yani en küçük şeyi de en büyük şeyi de sadece kün emriyle yapar. Zatında bir olması ise bildiğimiz gibi tek bir Allah olmasıdır. Fiillerinde bir olmasını da açıklarsak; bir fiilin olması için orada yaratıcılık olması gerekir. Yaratıcılık, sadece Allah’a mahsustur ve yaratıcılığında hiçbir ortağı yoktur. Yaratılmışta ise sadece kesb(çalışmak) vardır. Yani kulun yapacağı şey sadece çalışmaktır. Çalışmanın neticesinde ise sevap veya ikab (ceza) vardır. Bu şekilde bir tarif ise 5 cihetle tevhidi ispat eder;

  1. Allah’ü Teala’nın zatında cüzlerden oluşmadığını tek olduğunu kabul etmek.
  2. Allah’ın zatından başka bir ilahın olmadığını kabul etmek.
  3. Allah’ın herhangi bir sıfatının tek olduğunu kabul etmek.
  4. Başka varlıklarda Allah’ın zatında bulunan sıfatların bulunmadığını kabul etmek.
  5. Fiillerde sadece Allah’ın irade ve kudretini kabul etmek.

Tevhid ilmi nedir?

  • Tevhid ilminin faydası ve gayesi nedir?
  • Tevhid ilminden kasıt nedir?Tevhid ilminde izlenen yöntem; tevhide muhalif olan düşünceleri çürütmek, akıl ve nakil yoluyla tevhidi ispat etmektir.Tevhid İlminin Faydaları
  • Tevhid ilmi, tevhidi akli delillerle ispat eder, şüpheleri izale eder ve imanı ziyadeleştirir. Beş faydası bulunmaktadır:
  • Tevhid ilminin gayeleri ise; dinin temel kural ve hükümlerini oluşturan iman esaslarından bahseden akaid ilmini ve akaid ilmi ile alakalı dini meseleleri izah etmek, bu meseleleri müdafaa ederek dışarıdan gelen düşmanca şüphe ve düşünceleri bertaraf etmek, İslamiyet’in selameti için içi boş inanışları yok etmektir.
  • Tevhid ilminden kasıt; Kur’an ve sünnetten yola çıkarak Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir olduğunu anlamak ve bu esasları müdafaa etmektir.
  1. Taklidi imandan kurtulmak ve tahkiki imana ulaşmayı sağlar
  2. Doğru yolda olmak istemeyenleri delillerle izar edip, düşüncelerini reddetmek
  3. Düşmanların inkârcı delillerine karşı dini esasları sarsıntıdan korumak
  4. Şer’i ilimleri tevhid imanı üzerine inşa etmek.
  5. İnanç ve niyeti sağlam ve saf haline getirmek.

Bediüzzaman Hazretleri bugünün insanlarında bulunan iki hastalıktan bahsetmiştir. Bu hastalıklar “Ateizm” ve “İptal-i His” hastalıklarıdır ki, İptal-i his; insanların dehşetli mânevî azabı hissetmemek için kendilerini bu hissiyattan uzak tutma çabalarıdır. Bediüzzaman Hazretleri bu histen kurtulmanın çaresinin de Allah’ı tanımakla olacağını söyler. Tevhid ilmi ise bize Allah’ı tanımak için bir yol sunmaktadır.

Tevhid’in İspatı

Tevhidin ispatını aramak, tevhidin olup olmadığını sorgulamak değil, marifet ilmi sayesinde hayatımızda Allah’ın kudretini anlayarak yaşamaktır. Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur’un birçok yerinden tevhid hakkında; kâinatta bir faaliyet var bu faaliyeti yapan bir fail var ve bu faaliyetlerde bir hikmet var. Fail olanın yarattığı her şeyde bir amaç ve hikmet var; aynı zamanda kâinatta bir düzen var. Bir yerde düzen var ise o düzeni de bir yaratan var demektir. Kâinatta bir uyum vardır. Her şey birbirleriyle girift haldedir. Örneğin bir elma her yerde aynıdır, aynı zamanda elmanın oluşması için sebepler de her yerde aynıdır. O zaman elmanın sahibi vardır ve elmanın sahibi olan onun sebeplerinin de sahibidir.

Tevhid’in ispatı için Kelime-i Tevhid’i incelemek gerekir. Bediüzzaman Hazretleri Kelam-ı Tevhid’i eserlerinde tefsir etmiş, idrakimize yaklaştırmıştır. “Vahdehu” kelimesini idrak etmek ise tevhid ilminin faydalarında sayıldığı üzere çok önemlidir. Üstad Hazretlerinin eserlerinde incelediği üzere Tevhid şöyledir;

“Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâşerîke leh “deki “Vahdehu” ne demektir?

”Vahdehu” Allah birdir demektir. Peki, bu kelimeyi idrak etmek istesek ne anlama gelmektedir. İdrak etmemiz gereken Vahdehu; “Başka şeylere minnet duyma!” demektir. Bediüzzaman Hazretleri Vahedehu kelimesinin manasını şu şekilde ifade etmiştir;  “Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Her şeyin anahtarı O’nun yanında, her şeyin dizgini O’nun elindedir. Her şey O’nun emriyle halledilir.”

Sosyal hayatımızda birçok şeye minnet etmekteyiz. Günlük yaşantımız ve gelecek kaygımız bizde bu algıyı oluşturmuştur. Ancak “Vahdehu” kelimesini idrak edebilirsek, yani sonsuz kudreti olan Allah’a dayanabilirsek geri kalan her şeyin minnetinden kurtulmuş oluyoruz. Çünkü mülkün maliki, Sultan-ı Kâinat birdir. “Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.” Allah istese zalimlerin ateşini bir güzel serinliğe çevirebilir. İmtihan sırrınca gerekli olan topa tüfeğe sahip olacak kesb’dir, o topa tüfeğe minnet değil, Allah’a yönelip boyun eğmektir. Buna en güzel örnek Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (SAV)’dir. Bir avuç toprak ordulara üstün gelmeye yetebilmiştir. Buna tek açıklama Allah’a koşulsuz itaatidir.

Allah’a boyun eğmek, binler sistemin boyunduruğundan kurtulmak, gerçek özgürlüğü elde etmektir. Çünkü itaat edilen, emrine girilen kâinatın sahibi Allah’tır. Bunun manası doğrudan hal ve hareketlerinde Sultan-ı Kâinata bağlı olmaktır. İnsana düşen ise başka şeylere minnet duymayarak sadece Allah’a itaat etmektir. Buna en güzel misallerden birisi Hz Meryem kıssasıdır. Doğum anı Hz Meryem’in yaslandığı kuru hurma ağacı yeşermişti. Kuran’ı Kerim’de bu olay şu şekilde bildirilmektedir; “Nihayet doğum sancısı onu (kuru) bir hurma ağacının dibine gitmeye mecbur etti. (Utancından:) “Keşke ben bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım” dedi. Derken (Cebrail) ona (hurma ağacının) aşağısından şöyle seslendi: “Üzülme! Şüphesiz ki Rabbin, alt tarafında (ondan yararlanacağın) bir su arkı meydana getirdi. Hem hurma ağacını kendine doğru silkele ki taze hurmalar dökülsün.””. Yani Kadir-i Mutlak olan Allah, Hz. Meryem’e  “hurma dalını silkele” diye buyurarak biz sana her şeyi verdik sen de üstüne düşeni yap diyor. İşte bize düşen de vazifemizi bilip üzerimize düşeni yapmaktır. “Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir.” Yani her şeyin olması O’nun elindedir. Bir sıkıntıya düştüğümüzde, başvuracak başka bir yer aramamak gerekir. Yapılacak tek şey; her şeyin sahibi olan Allah’a yönelmektir. “Her şey O’nun emriyle halledilir. O’nu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.” Sadece sıkıntıda değil, her şeyde Allah’ı bulsan hayat güzelleşir, mutluluk gelir, sürur gelir.

“Her şeyde bir vahdet var. Vahdet ise, bir vahide delalet ve işaret eder. Evet vahid bir eser, bilbedahe vahid bir sâni’den sudûr eder. Bir elbette birden gelir.” Milyonlarca belki milyarlarca aynı şey, milyarlarca bir var. Bu milyarlarca biri yaratan da bir olmak zorundadır. Yoksa bu milyarlarca bir olmaz, hepsi birbirinden farklı olurdu. Aynı zamanda bu milyarlarca birin tasvirleri de farklı farklıdır. Fakat aslında özleri aynıdır. Örneğin: Toprak da bitki de aynı atomdan oluşmuştur, yani özleri birdir. Fakat tasvirleri, özellikleri farklıdır. Buna rağmen varlıkları birbirleriyle ilişkilidir. Aynı zamanda bunlarla alakalı olan diğer bütün şeylerde bu mantıkla sayılabilir, hava ve su gibi. Bu şekilde farklı farklı tasvirlerin de birbirlerini tamamlaması hepsinin bir elden çıktığını göstermektedir.

Bediüzzaman Hazretleri kâinatı bir gül goncasına benzetir. Bütün kâinat birbirine girift haldedir. Bu girift haldeki kâinat ise insana hizmet için yaratılmıştır. Kâinatın insana hizmet için var olduğuna ispat, insanı kâinattan çeksek düzenin değişmeyeceği fakat bir arıyı sistemden çeksek sistemin büyük ölçüde bozulacağıdır.  Bu da bütün bu sistemin bir amaç için tek elden çıktığını göstermektedir. Kâinatı bir ağaç olarak düşünsek, bu ağacın ayrı ayrı her dalı dahi bu vahdeti göstermektedir. Ağaç bütün hayatıyla meyvesine hizmet eder. Meyve ise insandır. Meyvede ise ağacın bütün özellikleri birer numune olarak vardır. Yani o meyve ağacın bir fihristidir. Ayrıca nasıl ki ağacın bir yaprağı veya bir meyvesi veya meyvenin içindeki çekirdeği kiminse, kim yaratmışsa ağacı da o yaratmıştır. Aynen bunun gibi ağaç kimin ise yani kim yaratmış ise havayı, toprağı, suyu ve güneşi yaratan da odur. Bediüzzaman Hazretleri bu konu hakkında şöyle yazmıştır; “Maahaza, bir semere, bir şecerenin bir misal-i musağğarıdır. Ve o semeredeki çekirdek, o şecerenin defter-i a’mâlidir. O ağacın tarih-i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibarla, bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev’ine, belki küre-i arza nâzırdır. Öyleyse, bir semerenin san’atındaki azamet-i mâneviyesi, arzın cesameti nisbetindedir. O zerreyi, san’atça hâvi olduğu o azamet-i mâneviyeyle bina eden, arzı haml ve bina etmekten âciz olmayacaktır.”

İnsanın manevi ciheti dahi bu vahdeti göstermektedir. Bütün insanlarda fiziki olarak diğerinden farklı bir sikke bulunur. Bu sikkeler bir diğerine benzememektedir, özgündür. Bunun yanında bütün insanlar kendi iç dünyalarında ve intizamlarında da ayrı ayrı farklıdır, özgündür. İkiz kardeşler fiziki olarak birbirlerine en çok benzeyenler olmalarına rağmen ruhi olarak farklı olmaktadırlar. Bütün bu farklılıklar da birliği ispat etmektedir. İlim tek olmasına rağmen herkesin ilmi kendine has olmaktadır. Duygular tek olmasına rağmen herkesin kendine has duyguları vardır. Hepsi ayrı ayrı olsa da esası birdir.

Sonuç olarak bütün mevcudatın kendi içindeki birliği var ve bu birlikler birleşerek Allah’ın birliğini göstermektedir.

“Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâşerîke leh “deki “lâşerîke leh” ne demektir?

“Bütün kâinatta, zerrelerden tâ yıldızlara kadar her şeyde kusursuz bir intizam-ı ekmel ve noksansız bir insicam-ı ecmel ve zulümsüz bir mizan-ı âdilin bulunmasıdır.” Bütün kâinatta gerçekten bir düzen var mıdır? Kâinatta bir düzen varsa, bu düzen nedir ve neden bir düzen vardır?

Kâinatta dünya, güneş ve gezegenler hem kendi etraflarında, hem de içinde oldukları galaksilerde milimetrik hesaplarla ifade edilebilecek yörüngelerde dönüyorlar. Yani dünyada “kusursuz bir intizam-ı ekmel” var. Örneğin; dünya yörüngesinden 2,8 mm sapsa bütün düzen bozuluyor. Bunun yanında kâinatta zulümsüz bir adalet var. Zulüm; yerinde olması gereken şeyin yerini değiştirmek, görevi olanı görevinden etmektir. Bu nedenle dünyada bize en acı gelen şeyi zulüm olarak görmemek gerekir. Bir babanın evladı ölse bu ona bir zulüm değildir. Ölüm rahmettir, çünkü görevini yerine getirmiştir. Olması gerekenin yerinde olmasının yanında adaletin bir diğer boyutu da ölçülü olmasıdır. Aynı şekilde bir babanın evladı küçük yaşta ölse, şehid olarak ölüyor. Belki büyüseydi ve büyüdükten sonra ölmüş olsaydı bu mertebeyi kazanamayacaktı. Bu konuda örnek yine Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’dir; evlatlarını kendi hayatteyken elleriyle gömmek zorunda kalmıştır. Eğer ölüm bir hak değil de bir zulüm olsaydı, Allah hiç kendi habibine zulüm eder miydi?

“ Evet, kemâl-i intizam, insicam-ı mizan ise, yalnız vahdetle olabilir. Müteaddit eller bir tek işe karışırsa, karıştırır. Sen gel, bu intizamın haşmetine bak ki, bu kâinatı gayet mükemmel öyle bir saray yapmış ki, her bir taşı bir saray kadar san’atlı. Ve gayet muhteşem öyle bir şehir etmiş ki, hadsiz olan vâridat ve sarfiyatı ve nihayetsiz kıymettar malları ve erzakı, bir perde-i gaybdan kemâl-i intizamla, vakti vaktine, umulmadığı yerlerden geliyor. Ve gayet mânidar öyle mu’cizâne bir kitaba çevirmiş ki, her bir harfi yüz satır ve her bir satırı yüz sahife ve her sahifesi yüz bab ve her babı yüz kitap kadar mânâları ifade eder. Hem bütün babları, sahifeleri, satırları, kelimeleri, harfleri birbirine bakar, birbirine işaret ederler.” Allah bu kainatı öyle bir saray gibi yaratmıştır ki bir taşı bile sarayın kendisi kadar sanatlıdır. Bu sarayın milyonlarca ihtiyacı ise çok kıymetli mallar, rızıklar vb. şeyler bir bilinmeyen yerden vakti vaktine şaşmadan getiriliyor.  Ve kainat öyle bir kitaba benziyor ki her bir harfi yüz satır, her bir satırı yüz sayfa ve her bir sayfası yüz bab kadar anlam ifade ediyor.

“Hem sen gel, bu intizam-ı acip içinde şu tanzimin kemâline bak ki, bu koca kâinatı ter temiz medenî bir şehir, belki temizliğine gayet dikkat edilen bir güzel kasır, belki yetmiş süslü hulleleri birbiri üstüne giymiş bir hûri’l-în, belki, yetmiş lâtif, ziynetli perdelere sarılmış bir gül goncası gibi pâk ve temizdir. “Aynı zamanda Allah şu kâinatı tertemiz bir şehir kılmıştır. Denizlere baksak; dünya yaratıldığından beri ölen balıklar dünyadan temizlenmeseydi ya bugün dünyada deniz olmazdı ya da hayat bulunmazdı. O intizam içinde hikmetiyle o balıklar petrole dönüşüyor ve dünyada hayatın devamına yardım ediyor.

”Hem sen gel, bu intizam ve nezafet içindeki bu mizanın kemâl-i adaletine bak ki, bin derece büyütmekle ancak görülebilen küçücük ve incecik mahlûkları ve huveynâtı ve bin defa küre-i arzdan büyük olan yıldızları ve güneşleri, o mizanın ve o terazinin vezniyle ve ölçüsüyle tartılır ve onlara lâzım olan herşeyleri noksansız verilir. Ve o küçücük mahlûklar, o fevkalâde büyük masnularla beraber, o mizan-ı adâlet karşısında omuz omuzadırlar. Halbuki, o büyüklerden öyleleri var ki, eğer bir saniye kadar muvazenesini kaybetse, muvazene-i âlemi bozacak ve bir kıyameti koparacak kadar bir tesir yapabilir.”  Mikroskopla görülebilecek mahlûklara da, güneşten onlarca kat gezegenlere de kendilerine lazım olan besin ve madde noksansız olarak temin edilir. Bütün bu en büyüğünden en küçüğüne mahlûkat aynı şekilde nizamdadırlar ve omuz omuza vererek bir görevi yerine getirirler. Böyle olmasıyla birlikte o koca koca yıldızlardan öyleleri vardır ki bir saniye bile görevini yerine getirmese kıyamet kopabilir.

”Hem sen gel, bu intizam, nezafet, mizanın içinde bu fevkalâde câzibedar cemâle ve güzelliğe bak ki, bu koca kâinatı gayet güzel bir bayram ve gayet süslü bir meşher ve çiçekleri yeni açılmış bir bahar şeklini vermiş. Ve koca baharı, gayet güzel bir saksı, bir gül destesi yapmış ki, her bahara, zeminin yüzünde mevsim be mevsim açılan yüzbinler nakışlı bir muhteşem çiçek suretini vermiş. Ve o baharda herbir çiçeği çeşit çeşit zinetlerle güzelleştirmiş.” Bilinen veya henüz keşfedilmemiş milyonlarca bitki bulunmaktadır. Bu farklı farklı bitkilerin herbirinin ise farklı farklı ziynetleri, güzellikleri bulunmaktadır. İmam-ı Gazali’ye göre “her şey kendine göre yaratılabileceği en güzel şeklinde yaratılmıştır.” Yani elma bundan daha güzel bir şekilde olamazdı. Etrafımızda gördüğümüz bize göre kusurlu şeyler de zerrenin bile boşuna olmadığı şu dünyada elbette kendilerine verilen görev gibi kusursuz bir yaratılışa sahiptir. Kulaksız doğmuş bir adamın dahi yaratılışında en güzel yaratılış o şekliyledir.

Nasıl ki güneş ışığının bir parçası güneşi gösterirse, bu kâinattaki her sikke de sikkenin sahibini gösterir. Bütün kâinat birbirleriyle yardımlaşma halindedir. Kâinatın bu yardımlaşması ise meyveyi ortaya çıkarmaktadır.  Bütün bu nizam içindeki yardımlaşmayı tek başına görevlilerine veremeyiz. Onları yönlendiren ve yöneten bir Hâlık vardır ki onları beraber bir amaç için çalıştırsın. Allah yarattıklarının her birini bir amaca yönlendirendir. Bunun yanında Allah elma kurduna da, bebeğe de ihtiyaçlarını, bu ihtiyaçları doğdukları anda gönderendir. Allah, ya elma kurdu gibi elmanın içinde yaratıyor ya da anne gibi şefkatli bir kucağı hizmet ettiriyor. Yani Allah yarattıklarının hepsini biliyor, hepsinin ihtiyacını biliyor ve bu ihtiyaçların zamanlarını da biliyor. Ayrıca o ihtiyacı oluşturan her şeyi biliyor. Bütün bu ihtiyaçları içeren şeyleri bilmeli ve onların Râbleri olmalıdır ki hepsini toplayıp o ihtiyacı zamanında giderebilsin. İşte Allah her yarattığıyla böyle ayrı ayrı ilgilenmektedir.

Allah ihtiyacına göre yarattıklarına silahını da vermektedir. Örneğin; yetişkin bir lepistes balığı diğer balıklar için potansiyel bir av sayılmaz, hantaldır ancak yavru lepistes çok küçük olduğu için potansiyel avdır ve kaçarak kendini savunmaktadır, bu nedenle yavru iken çok hızlı hareket edebilmektedir. Allah ihtiyaçlarına göre yarattıklarına elbiselerini de vermektedir. Kutuplarda yaşayan hayvanlar kalın kürk ve yağ tabakasına sahiptirler. Bunun yanında dünyanın sıcak yerlerinde yaşayan insanların ten renkleri dünyanın diğer bölgelerindeki insanlardan farklıdır ve yaşadıkları yerlere uyumlu olarak yaratılmıştır.

Allah hayvanları hazır bir tedrisat ile en kemal noktada gönderirken insanı uzun bir sürede rububiyetinin tecellisi olarak belki 20 belki de 40 senede kemale erdiriyor. Bütün bunlar ise hem insanlarda hem de kâinatın geri kalanında vakti vaktine hiç şaşırmadan oluyor. Hiçbir mahlûkun ihtiyacı yanlışlıkla bir diğerine gitmemektedir. Örneğin vakti şaşırsa ve doğar doğmaz bir çocuk konuşmaya başlasa bu mucize olarak kabul ediliyor. Bütün bunları insanı kemale erdirmek için bir araya getirmek sadece hepsinin Râbbinin bir olmasıyla mümkündür. İnsanı eğiten hocayı da, annesini de insanı kemale erdirecek noktaya hazırlayan her şeyi de yaratan ve bir amaç için düzene sokan Allah’tır.

“Ey kâfir! Bunu işittikten sonra iyice düşün. Bir zerreye bir terzilik sanatını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine hâlık ittihaz ettiğin tabiat ve esbab, her şeyin muhtelif ve mütenevvi suretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır?

Bak, ey gözden mahrum kâfir! Şecere-i hilkatin semeresi ve kuvvet ve ihtiyarca esbabdan üstün olan insan, terziliğin bütün kabiliyetlerini, bilgilerini cem edip dikenli bir şecerenin âzâlarına uygun bir gömleği dikemez. Hâlbuki Sâni-i Hakîm herşeyin nemâsı zamanında pek muntazam, cedid ve taze taze gömlekleri ve yeşil yeşil hulleleri kemal-i sür’at ve sühuletle yapar, giydirir. Fesübhânallah!” Tabiatın terzilik vazifesi yapması mümkün değildir. Yaratılış ağacının meyvesi olan ve sebeplerden kuvvet ve irade olarak üstün olan insanda terzilik kabiliyetlerinin hepsi toplansa bile dikenli bir bitkiden kendine uygun gelecek bir elbise dikemez. Hâlbuki her sene Allah bitkilere yeşil yeşil ve yeni elbiseleri süratle ve kolayca tekrar tekrar giydiriyor. Bunu bitkinin kendisine vermek ahmaklıktır.

“Şirk sahibi, cehalet sarhoşluğunu terk ve ilim gözüyle küfrüne baktığı zaman, o küfrü İmân ve iz’an edebilmek için, bir zerre-i vahideye bir ton ağırlığında bir yük yükletmeye ve her zerrede sayısız matbaaları icad edip tabiat ve esbabın eline vermeye ve bütün masnuatta bütün san’at inceliklerini tabiata ders vermeye muztar ve mecbur olur. Zîra, hava unsurundan, meselâ, her bir zerre, bütün nebatlar, çiçekler, semereler üstünde konup bünyelerinde vazifesini yapmak salâhiyetindedir. Eğer bu zerreler, yaptıkları vazifelerde memur olup Cenab-ı Hakkın emir ve iradesine tâbi oldukları kâfirâne inkâr edilirse, o zerre herhangi bir bünyeye girse, o bünyenin bütün cihazatını, keyfiyetiyle teşekkülünü bilmesi lâzımdır. Bu bilginin o zerrede bulunmasını ancak o kâfir itikad edebilir.” Şirk sahibi ise cehaletinden ve küfrüne ilim gözüyle baktığından dolayı küfrünü ispatlayabilmek çabasıyla, vahdete ait bir zerreye yapamayacağı bir vazife yüklemeye ve sayısını dahi hesaplayamadığımız her zerrede sayısız matbaaları icad edip tabiat ve sebeplerin eline vermeye hatta müthiş sanatlı olan kâinatın bütün sanat inceliklerini bilen bir tabiat olduğunu iddia etmeye mecburdur. Öyle ki bir hava zerresi hem çiçekte, hem insanda, hem de kâinatın farklı noktalarında vazifesini yerine getirmekle görevlidir. Eğer biz bütün bu fiili hava zerresine vermeye kalkarsak, hava zerresinin hem çiçeğin, hem insanın, hem de kâinatın farklı noktalarındaki sayısız görevli olduğu yerin özelliklerini biliyor olduğunu iddia etmiş oluruz. Bu müthiş bilginin ise sadece bir hava zerresinde olduğunu iddia etmek akıldan yoksunluktur.

“Maahaza, bir semere, bir şecerenin bir misal-i musağğarıdır. Ve o semeredeki çekirdek, o şecerenin defter-i a’mâlidir. O ağacın tarih-i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibarla, bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev’ine, belki küre-i arza nâzırdır. Öyleyse, bir semerenin san’atındaki azamet-i mâneviyesi, arzın cesameti nisbetindedir. O zerreyi, san’atça hâvi olduğu o azamet-i mâneviyeyle bina eden, arzı haml ve bina etmekten âciz olmayacaktır. Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla, akıl ve zekâ iddiasında bulunması kadar bir ahmaklık var mıdır?” Bir meyve, bir ağacın küçük bir misalidir ve o meyvenin çekirdeği ise o ağacın hem bir ürettiğidir hem de bir başka ağacın çekirdeğinden geldiği için asıllarının özelliklerini içeren hafızasıdır. O ağacın hayat kodları çekirdekte yazılıdır. Bundan yola çıkarak kesindir ki bir meyve ağacın bütününe hatta küre-i arza bir misal, onların bir örneği hükmünde tayin edilmiş bir temsilcidir. Ağaç tek başına bir ağaç değildir, güneşle, suyla, toprakla ve belki de kâinatın her zerresiyle ilişki içerisindedir. Bu açıdan nasıl ki ağacın bütün küre-i arz ile ilişkisi vardır, ağacın küçük bir misali olan çekirdek de meyve de bütün bunlarla alakadardır, bu nedenle de küre-i arza da bir misaldir. Bu nedenledir ki meyvedeki sanat da arzın büyüklüğü nispetindedir. Hem öyledir ki bir çekirdeği kemale erdirmek için çeşitli şeyleri bir araya getiren Allah, kâinatın bir fihristini de o çekirdeğin içine koyarak kâinat için kâinat derecesinde bir sanatı ortaya koymuştur. O zerreyi, sanatça kuşattığı bir manevi büyüklük ile inşa eden Allah, arzı yürütmekten ve bina etmekten aciz değildir. İşte kâfirin taşıdığı böyle bir küfür ile akıl ve zekâ iddiasında bulunması kadar büyük ahmaklık yoktur.

“Evet, sahife-i arzda pek garip, hakîmâne bir icad görünüyor. Bu görünen icadın gösterdiği kuvvet ve faaliyeti görmek istersen, şu gelen fıkralara dikkat et.” Kâinattaki icraatleri ve faaliyetleri görmek için şu 8 fıkraya dikkat etmeliyiz;

  1. “O icad fiili, pek azîm ve geniş bir sehavet-i mutlakadan geliyor.” Bolluk ; Kainattaki nimetler oldukça bol ve biri bitse bile yerine başkası gelebiliyor. Örneğin; dünyada balık bol, balıklar ölse petrol oluyorlar. Petrol de boldu ancak bitmeye başladı bunun yerine ise okyanus gazı olarak isimlendirilen ve aynı görevi gören çok daha bol bir yakıt bulundu. İşte Allah nimetlerini hem bol veriyor hem de bitenin yerine konulabilecek şekilde veriyor.
  2. “Bir suhulet-i mutlaka ile bir kuvvet-i mutlakadan çıkıyor.” Kolaylık; Kâinattaki her şey sınırsız bir kolaylıkla mutlak bir kuvvetten çıkıyor. Dünyadaki binlerce bitki bizim tarafımızdan hiçbir çabaya mahal vermeden bol bir şekilde çıkıyor. Bunun yanında bir çiftçi bir buğday için bütün bir yaz uğraşmasına rağmen bu uğraşı o buğdayın olmasında çok ufak kalıyor. Geriye kalan her şey büyük bir kolaylıkla yaratılıyor ve buğday ortaya çıkıyor. Ayrıca biz sadece nefes alıp veriyoruz bu bizim için çok basit bir şey ama ciğerlerimizde olan şeyler insan eliyle yapılmaya kalkılsa belki imkânsız olmasına rağmen çok kolay gerçekleşiyor.
  3. “Mutlak bir intizamla, sür’at-i mutlakada meydana geliyor.” Sürat; Kâinattaki her şey bir düzen içerisinde çok sürekli bir şekilde meydana geliyor ve kâinatta sürekli bir şeyler değişiyor. Dünya çok büyük bir hızla dönmekte fakat biz bunu fark edemiyoruz. Dünyada saniyesiyle insanlar ölüyor ve doğuyor. Bunun yanında insan doğumuyla ölümüne kadar vücudunun yapıtaşı olan hücrelerin sürekli değişimiyle devam eden bir sürece giriyor ki bu süreç sürekli ve bütün dünya insanlarından aynı anda oluyor.
  4. “Mevzun ve mizanlı olarak bir vüs’at-i mutlakada bulunuyor.” Ölçü; Kâinatta zerreden, yıldızlara, gezegenlere kadar bir mizan var. Örneğin; Kâinat yaratıldığından beri atomların bir çekim kuvveti var. Bu çekim kuvveti tüm kâinatı ayakta tutacak ölçüyle bulunuyor. Eğer bu ölçüden biraz az bir kuvvet bulunsaydı en başından kâinat bugün olan dengesiyle olmayacaktı. Eğer fazla olsaydı ise birbirleriyle çarpışıp belki hayat bulunmayacaktı. Bunun yanında milyonlarca canlı yaratılışlarında kendilerine gerekli olan aletleri bir ölçü içerisinde alıyorlar. İnsana iki ayakları üzerinde ve ellerini kullanabiliyor iken hayvanlar dört ayakları üzerinde ancak hayatlarını sürdürebiliyorlar.
  5. “Güzel bir eser-i san’at olmakla beraber, mutlak bir ucuzlukta görünüyor.” Nimetlerin Ucuz Olması;  İnsan hayatını sürdürebilmek için nefes alıyor ve bu nefes alma işini ömrü boyunca sayamayacağımız kadar çok gerçekleştiriyor. Buna rağmen aldığı tek bir nefesin dahi karşılığını veremez. Aynı şekilde göz ise 7 milyar insan nüfusunun tamamının sağlıklı olduğunu düşünürsek 14 milyar adet ediyor. Böyle olmasına karşı Bir kişinin gözünü trilyonlar verip istesek kesinlikle vermek istemez. Bu ucuzlukta gözüken gözü ise ne yaparsa yapsın elde edemez. Bu bolluk içindeki kıymet de bize vahdeti gösteriyor.
  6. “Taallûk ettiği şeyler pek karışık olmakla beraber, büyük bir imtiyaz-ı mutlak ve adem-i iltibasla yapılıyor.” Karışıklık İçinde Düzen Olması; Aklımızca idrak edemeyeceğimiz sayıda iş aynı anda bir düzen içinde oluşuyor. Sanki bir kaos yumağı gibi gözüken bu kainatta Allah o yumaktaki bütün ipleri elinde bulunduruyor. Hangisini tutsa diğerleriyle iç içe fakat kudretiyle o yumağı düzenli yapıyor ve aklın alamayacağı şekilde bir düzen ortaya çıkıyor.
  7. “Mahall-i taallûku gayr-ı mütenahi olmakla beraber, eserlerinde çirkinlik görünmez, ahsen şekilde husule gelir.” Kudretin Taalluk Ettiği Her Şey Güzel Olur; Nasıl ki bir baharı da bir çiçeği de yapmak O’na aynıdır, aynen öyle yaptığı her şey de kudretinin taallukuyla en güzel şeklindedir. Allah’ın kudretinin alakadar olduğu bir sınır yoktur. Her şeye taalluk ettiği için her şey en güzel şeklindedir.
  • “Efrad ve envâ arasında, bu’d-u mutlak ile beraber, tevafuk-u mutlak var.” Ferdler ve çeşitler arasında zıtlık olmasına rağmen bir tevafuk var; Dünya ve insan arasında özellik bakımından dağlar kadar fark olmasına rağmen hem dünya hem de insan %70 sudan oluşmakta. Bunu yanında her ikisi de yanıcı ve yakıcı olan hidrojen ve oksijen birleşip hayatın ihtiyacı olan suyu oluştururlar. Aynı zamanda nasıl ki siyah la beyaz arasında tamamen bir fark varsa işte bu zıtlığın kendisi bile mananın ortaya çıkmasına neden olur yani zıtlığın kendisi bile bir ispattır.

Sonuç

Makalede Bediüzzaman Hazretlerinin tevhid anlayışı incelemeye çalışıldı. Öncelikle tevhidi kavramsal olarak ele aldıktan sonra, tevhid ilmi, faydaları ve ispatı üzerine duruldu. Risale-i nur külliyatında tevhid üzerine çok yer olmasına rağmen belli yerlerden istifade edildi. Çalışmada tevhidin ispatında üzerine Vahdehu, La şerike leh ve kâinattaki icraatler ve faaliyetler üzerine duruldu. Vahdehu kelimesinin sosyal yaşamda ki yansımaları neler olur konusuna değinildiği gibi, şerikinin olmaması üzerinde izahatlar yapıldı. Cenab-ı Hakk’ın faaliyet ve icraatında ki bolluk, kolaylık, sürat, ölçü, nimetlerin ucuz olması, karışıklık içinde düzen olması, kudretin taalluk ettiği her şeyin güzel olması, ferdler ve çeşitler arasında zıtlık olmasına rağmen bir tevafuğun varlığı tevhidi gösterdiği anlatıldı. Bu çalışma risale-i nur’daki diğer tevhidle alakalı yerlerle geliştirilerek Bediüzzaman Hazretlerinin Tevhid Anlayışı başlıklı bir çalışma oluşturulabilir.

 

Ensar KAHRAMAN

 

Hakkında Misafir Yazar

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*