Anasayfa » Ortadoğu » Özrün Anatomisi
SETA-Misir

Özrün Anatomisi

İsrail bugün itibariyle Ortadoğu’da Türkiye önderliğinde yeni bir döneme girildiğini ve bu yeni dönemde çevresinden izole olmuş, yeni liderin zıt kutbunda yer alan bir pozisyonda daha fazla direnemeyeceğini kabul etmiştir. Gelen bu özür tabiiki Türk diplomasisinin büyük bir başarısıdır. Ancak bu özürü salt Türk diplomasinin başarısına mal etmek doğru değildir. Bu başarı aynı zamanda Mısır hükümetinin ve devriminin, özgür Suriye halkının, daha bugün Anbar meydanlarında özgürlük çığlıklarını haykıran Iraklıların, Erdoğan ile beraber yürüyen Katar hükümetinin ve direnişleriyle İsrail’e dur demeyi başarmış Filistin halkınındır. İsrail’e Doğu Akdeniz’de yarenlik etmek isteyen Rum Yönetiminin ve Yunanistan’ın batık ekonomileri, siyasi beceriksizlikleri de İsrail’i hayal kırıklığına uğratmış ve az da olsa özürün gelmesinde pay sahibi olmuştur. Bu anlamda, özürün neden geldiğini anlamak önümüzdeki sürecin nasıl ilerleyeceği konusunda bize ip uçları verecektir.

 

SETA-Misir

1-      Arap Baharı Süreci ve Türkiye’nin Misyonu

Türkiye Arap Baharı sürecinde iç ve dış muhalefete rağmen doğru olanı yapmış ve mazlumların arkasında durmayı bilmiştir. Bir asır sonra döndüğü Ortadoğu’da, kartların yeniden dağıtıldığı bir dönemde, bu tavrı sayesinde oyun kuran pozisyona gelmeyi başaran Türkiye, kurduğu ekonomik, siyasi ve kardeşlik bağlarıyla halkın hem aklına hem de vicdanına hitap eden bir devlet olmuştur.

İsrail bu durumu iç ve dış siyasi dengelerinin getirdiği bir takım kısıtlamalar yüzünden uzunca bir zaman göz ardı etmiş ve geçmişten gelen güvenlik stratejilerinden vazgeçememiştir. Karakter olarak uyumlu bir politika izleme yetisine sahip olmayan İsrail tarihinde ilk defa kendi bölgesi olarak düşündüğü Ortadoğu’da kendisinden büyük bir gücün varlığını kabul etmiştir. Bu gücün ortaya çıkmasında Arap Baharı sürecinin ve Türkiye’nin  bölgede kendisine çizdiği misyonun ne kadar önemli olduğunu söylememize gerek yok.

2-      Mısır Etkeni

Mısır’da devrim öncesindeki Mübarek yönetimi, İsrail’in bölgede uyguladığı devlet terörünü görmezden gelen, hatta kendisinin Gazze’ye uyguladığı amborgalarla bu terörü destekler mahiyette ydi. Bu durum halkın vicdanıyla taban tabana zıt bir durum arz ediyordu. Devrim sonrasında halk tabanlı bir hareketin iktidara gelmesi İsrail’in de artık bölgede istediği gibi düdük çalamayacağının bir emaresi oldu. Buna ek olarak, Mısır’da yaşanan devrim, Türkiye’nin sınırlarını Afrika’ya ve İsrail’e kadar uzanmasına vesile olmuştur. Nasıl ki İran günümüzde; Irak/Maliki, Suriye/Esed, Lübnan/Hizbullah/Nasrallah üzerinden İsrail’e ve Filistin’e komşu olmuş ise Türkiye de bugün Mısır üzerinden İsrail’e ve Filistin’e komşu olmuştur. Ancak aradaki fark şudur; İran’ın Kudüs’e doğru kurduğu köprü kişiler ve çıkarlar üzerine inşa edilmiş, Türkiye’nin köprüsü ise halklar ve gönüller üzerine inşa edilmiştir. Bu vesile ile, Türkiye’nin Mısır ile Ortadoğu kapsamında kurması muhtemel stratejik ortaklık durumu İsrail’in özürünün jeopolitik temelini oluşturmaktadır.

3-      Doğu Akdeniz Enerji Denklemi

Özellikle birkaç yıldır Doğu Akdeniz Havzasında devasa hidro-karbon yataklarının varlığı tartışılmaktadır. Türkiye de Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip olan ülke olarak bu tartışmaların ortasında olan ülkedir. İsrail de Akdeniz’e kıyıya sahip olan bir ülke olarak kendi münhasır ekonomik bölgesinde hidro-karbon aramaları yapmış ve bol miktarda rezerve ulaşmıştır. Enerji konularıyla ilgili olanlar bilirler ki; enerjiye sahip olmak kadar bunu dünya piyayasına çıkarabilmek de çok önemlidir. Bunun gerçekleşmesi için de her şeyden önce güvenli iletim hatlarına sahip olmak gerekmektedir. Şu anki Ortadoğu konjonktüründe İsrail’in Akdeniz’de çıkarması muhtemel olan enerjiyi dünya pazarına sunabilecek güvenli bir boru hattı güzergahına sahip olmadığını görüyoruz. Bu konuda Rum tarafıyla atılan adımların zayıflığı da İsrail’in bu konudaki çaresizliğini gözler önüne sermektedir. Kısaca, İsrail eğer sahip olduğu/olacağı bu rezervi paraya çevirmek istiyorsa, Ortadoğu’daki barış sürecine direkt olarak katkı sağlamak zorundadır. Bunun ilk adımı olarak da Türkiye’den özür dilenmesi gerekmekteydi.

4-      Suriye’deki Direniş ve Yeni Düzen

İsrail’in özüründe Suriye’deki özgürlük hareketinin zafere yaklaşıyor olmasının da büyük bir payı vardır. Suriye’deki mücadelenin başlangıcından bugüne kadar geçen 2 yılı aşkın süre zarfı içerisinde İsrail bir kaç cılız söylem dışında Esed iktidarını eleştiren bir pozisyon almamıştır. İsrail’in güvenliği için Esed’in iktidarda kalması oldukça karlı bir durumdu. Ancak mücadelenin muhalifler lehine gelişiyor olması ve uluslararası arenada Esed’in kredisinin tükenmesiyle beraber İsrail, Türkiye ile oldukça sıkı ilişkileri bulunan Suriyeli muhaliflerin gelecekte kendisinin güvenliğini ve çıkarlarını tehdit edecek bir politika izlemelerini engelleme adına geri adım atmak zorunda kalmıştır. Muhaliflerin mücadelenin henüz başında silahsız gösteriler yaptıkları sırada açılan “Sırada Kudüs Var” pankartları İsrail’in güvenlik algısını değişmesinde önemli rol oynamıştır diyebiliriz.

5-      Uluslararası Arena

İsrail, özellikle, son yıllardaki hırçın siyasetiyle sadece Müslümanların değil, tüm dünyanın tepkisini çekmiştir. Amerika’nın şımarık çocuğu olarak adlandırılan bu devletin her yaptığını sineye çeken Batı dünyası da artık İsrail’i savunamaz bir hale gelmiştir. Geçtiğimiz sene BMGK’da Filistin’e ezici bir çoğunlukla “üye olmayan gözlemci devlet” statüsünün verilmesi tüm dünyada değişen İsrail-Filistin algısının bir göstergesi olmuştur.

Tüm bunları bir araya getirdiğimizde İsrail’in özür dilemesi vicdani bir yükümlülük olmaktan ziyade, kendi çıkarları doğrultusunda attığı bir adımdır. İsrail’in bu adımı barış sürecine şüphesiz katkı sağlayacaktır ancak, unutmamalıyız ki çıkar dengeleri tekrar değişmeye başladığında İsrail attığı bu adımı geri almakta tereddüt edecek değildir. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte İsrail ve Ortadoğu politikaları tekrar gözden geçirilmeli ve yeni duruma angaje edilmelidir. Ayrıca, İsrail’in bu adımı Türkiye için büyük bir başarı olmasının yanı sıra Türkiye’yi bir takım zorluklarla karşı karşıya getirmiştir. Davutoğlu, 2012 yılında bir TV programında, İsrail karşıtı olmayan bir dış politikanın Ortadoğu’da işe yaramayacağını ve gerçekçi olmayacağını söylemişti. Gelen özür ve taleplerin kabul edilmesi bu anlamda Türkiye’yi Ortadoğu için yeni bir dış politika çerçevesi çizmeye mecbur bırakmıştır. Davos’tan bu yana Arap sokağını arkasına alan Türkiye, İsrail ile ilişkilerini düzeltmeye başlarsa bunun getireceği olumsuz etkiyi nasıl kıracak? Önümüzdeki günlerde bunun daha net şekilde görebiliriz.

Bir diğer önemli husus da şudur; Türkiye 90’lı yıllarda ve 2000’li yılların başında yapılan uzun vadeli askeri anlaşmalar gereğince, birçok askeri teknolojiyi İsrail’den satın almaktaydı ve milyarlarca dolar servet bu devlete akmataydı. Ancak son yıllarda Türkiye, savunma sanayinin yerlileştirilmesi noktasında yapılan büyük atılımlarla bu karamsar tablodan bir nebze olsun uzaklaşmaya başladı. İsrail ile 2009 yılından itibaren yaşanan “kontrollü gerginlik “durumu bu yatırımların artmasına neden olmuş ve birçok yeni askeri projenin planlanması da bu tarihten sonraya tekabül etmektedir. Başbakan Erdoğan bir forumda yaptığı konuşmada İsrail’i sahip olduğu silahlar yüzünden bölge için bir tehdit unsuru olduğunu belirterek, aslında Türkiye’nin savunma sanayinde attığı adımların bir nedeninin de İsrail’le ilişkilerin bozulması olduğunu bu açıklama ile göstermiştir. Sadece tehdit unsuru olması hasebiyle değil aynı zamanda tedarikçi olması hasebiyle de bu devletle ilişkilerin kesilmesi savunma sanayine yapılan yatırımları artırmıştır.

İlişkilerin şu anki durumdan sıyrılıp belli bir derecede iyileşmeye başlaması bu yatırımları sekteye uğratmamalı ve tamamen milli projeler olarak planlanan savunma sanayi yatırımlarına İsrail elinin değmesinin önüne geçilmelidir.

 

Abdulkadir KARAKELLE

Hakkında Misafir Yazar

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*