Anasayfa » Psikoloji » İntiharların Nedeni Mazide Kalan Tatlı Anılar Geçmişe Duyulan Özlem Olabilir Mi?
makalemintihar

İntiharların Nedeni Mazide Kalan Tatlı Anılar Geçmişe Duyulan Özlem Olabilir Mi?

Son günlerde, üzülerek okuyor ve görüyoruz gencecik bedenler kendilerini yok ediyorlar. Burada intihar eden fertlerin değerli ailelerine baş sağlığı, Cenab-ı Rabbimden sabırlar dilerim. Gerçekten çok zor ne desek, ne yazsak boş…

Eskileri görmüş, an ve an yaşamış ve unutulmasına göz yuman değerli büyüklerim ve bundan ders çıkaracak küçüklerim, nolur kanaat edelim hayatdan acısıyla, tatlısıyla zevk alalım.

Biz eskilerin hayatı boyunca doğru dürüst ne bir bilgisayarı, ne bir bisikleti, nede ufak tefek bir oyuncağı olmadı. Marketlere gidip doyasıya bisküvi, çikolata, eti puf çitoz, dönercilere gidip hamburger, tost alıp bolca yiyemedik. Ama yokluğunu da hiç hissetmedik. Ama tüm bunların yanında hiçbir zaman ayrana doğranmış yufkanın, kara tencerede pişen tarhananın tadını hiç unutmadık. Biraz harçlığı olanlar bakkallardan misket alırken, parası olmayanlar çöplerden gazoz kapağı toplar akşam hava kararıncaya kadar anne babalarımızdan yiyeceğimiz dayağı göze alarak mutlu bir şekilde arkadaşlarımızla oynardık.

Bizim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı. Okuldan eve geldiğimizde kendi anahtarımızla kapıyı hiç açmadık. Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi. Her yere birlikte gider, gerçek dostlarımızla doyasıya sohbet eder, öyle bugün şu dizi var, şu film var bugün gitmeyelim, yarın gidelim sohbeti hiç olmazdı. Gittiğin misafirlikte de insanlar yüzünü televizyondaki diziye çevirip dalıp gitmezlerdi. Zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki.

En büyük eğlencemiz hava kararıncaya kadar sokaklarda oynamaktı. Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani. Cafelerde, avmlerde buluşmazdık. Okula yağmurda, karda arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik.

Bu günkü gibi servis arabaları falan yoktu. Şimdiki nesilin hiç görmediği kara lastik, ilikli pabuç dediğimiz ayakkabılarımız yürümekten eskirdi. Hatta öyle olurdu ki; okul çıkışı çantalarımızı sağda solda unutur oyuna bile dalardık.

Annelerimiz bu durumu bildiklerinden, kardeşlerimize, arkadaşlarımıza birbirinizi gözetleyin diye sıkı sıkı tembih ederdi. Mahallemizdeki komşularımız, teyzelerimiz annemiz gibiydi. Susayınca herhangi bir eve girer veya kapıyı çalar çekinmeden su ister içerdik. Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.

Hiç unutmam sadece çişi gelenler evlerine gider gelirken de mutfak da dişe dokunur eline ne geçirdiyse elinde yiyecekle döner hepimiz birer tadımlık yerdik. Öyle şimdiki gibi tıka basa yemek nerde… Yiyecek de ne olabilirdi ki!! bazen elma, armut eğer çok şanslı isek o gün annelerimizin misafir çağırdığı bir gün ise mutfaktan aşırılmış birkaç kurabiye, bir dilim pasta….

Dedelerimiz bizi namaza teşvik etmek için kısa olduğu için sadece akşam namazı kıldırır onu dedelerimizle beraber kılardık. Dedelerimiz biraz bizim arka tarafımızda namaza durur dua ederken bazen önümüze bir 25 kuruş düşer dedemiz bize onu Allah ın verdiğini söyler bizde inanır sabah olunca koşarak bakkala gider 3 su bardağı kırık leblebi alırdık. Ceplerimiz şimdiki gibi küçük değil ta diz kapaklarımıza kadar uzanır leblebi ile dolmuş pantolonumuz kemerlerimiz olmadığı için düşer durur, omuzlarımızda sümük mendillerimiz hiç eksik olmazdı…

Oyun oynarken düşüp kaybolmasın diye ceplerimizi bir kenara boşaltır, çalınacak diye korkmaz, şimdi çok garip geliyor ama kimse de almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi. Bir arkadaşımız yere düştüğünde hepimiz üzülür kaldırırdık, bazen arkadaşlarımız arasında kavga edince gerçek dostlar tarafından barıştırılırdık. Hiçbir zaman kavgalarımıza polisler gelmez, zabıtlar tutulmazdı. Kesinlikle kavgalarımızda öyle ustura, falçata , bıçakla olmaz, onlar nedir bilmezdik bile, hiçbir zamanda kavgalarımız asla kafa göz yarılması ile de bitmezdi, en fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, sanki hiç olmamış gibi birkaç dakika sonra unutur yine oyuna dalardık.

Hiç çekinmeden birbirimizin suyundan içer, elmasını kemirirdik. Misket, gazoz kapağı oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık. Sanki mikroplar bile bizden korkardı.
Bazen düşer kafamızı yere çarpar, davul gibi şişen alnımızı büyüklerimiz hemen ekmek çiğneyerek alnımıza yapıştırırlardı, hiç umursamaz oyuna devam ederdik.
Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim. Sokaklarımızın ne tadı kaldı, ne tuzu; ruhsuzlaştı sanki.. Komşumu hiç tanımıyorum ama bazen kapı da karşılaşır günaydın, hayırlı akşamlar der konuşurum. Onun dışında kimdir? Nedir? bilmem.

Hafta sonları evimizi kendimiz temizlerdik, kim kaça temizliyor hiç bilmezdik hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri. Ne acıdır ki şimdi en lüks evlerimiz var ama içinde yaşayan yok. Çok güzel Parklarımız var içinde oynayan çocuklarımız yok. Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar… Ruh yok, buz gibi buz, ama bu buz, farkında olan bizler değil, farkında olmayan sizlersiniz!!!

Kapı önlerinde taş üstünde oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu. Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, bağıran, ailesine gerekli ilgi alakayı göstermeyen kişilerin, taksitini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermesi ters gelir bana.

Benim değildir bu gelenek, görenek bu kültür. Ne ruhuma, ne kültürüme, ne özüme, ne de cüzdanıma hitap eder. Nedir bunlar? Televizyonların başında miskince oturan beyinler, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk. Bu arada ilgilenmediğimiz için küçükler bilgisayarlarda oyun başında kendilerinden geçiyorlar.

Neticede kimseyle konuşmayan, dertlerini paylaşmayan, içine kapanık bir kuşak doğuyor. Bu durum, ilerde ciddi psikolojik rahatsızlıklara yol açacak. Çocuklarımız bilgisayarlarda daha çok oyun oynuyorlar. Toplumdan uzaklaşıyorlar. Artık zaman kavramının kalmadığı bir ortamda hiçbir şeyden zevk almayan, tamamen bencil, egoist bir toplum oluyoruz.

Birbirimize tamamen yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk. Hayat mücadelesi, geçim derdinden sadece akşamları bir araya geldiğimiz aile bireyleri olarak kıymetli vaktimizi televizyonun, bilgisayarın başında geçiriyoruz.

Zamanında bir yeni nesil ile eski nesil konuşuyorlarmış. Yeni nesil bir sürü oyuncakları, bilgisayarı, bisikleti, ayrı bir odası olduğu halde hiç mutlu olamıyor, eski nesilin hiçbir şeyi olmamasına rağmen mutlu olmasını kıskanıyormuş, bir gün dayanamayıp eski nesile “ya benim her şeyim var ama senin kadar mutlu değilim, sen neden mutlusun” dediğinde;
eski nesil: “evet benim bisikletim, bilgisayarım, ayrı bir odam yok ama, misketlerim, gazoz kapaklarım en önemliside ARKADAŞLARIM, DOSTLARIM var.” demiş.

İşte işin özü bu çocuklarımızı varlığın içinde boğarken, aslında onları yok ediyoruz.

NOLUR AİLELER BİRAZ DAHA DİKKAT!!!

Şimdi soruyorum; İyi de neden böyle olduk , biz mi istemiştik?  Yoksa farkına varmadığımız koşuşturmanın içinde, zayıflayan maneviyatımızla; o pırıl pırıl çocuklarımızla ilgilenmeyerek biz mi hak ettik?

 

Mahmut AKSU

Hakkında Misafir Yazar

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*