Anasayfa » İslam » Cennetin Yedi Dişli Anahtarı
cennet-resimleri

Cennetin Yedi Dişli Anahtarı

İnsanların en büyük özlemlerinden, hasretlerinden, hayallerinden biriside cennet’tir. Çünkü orası, salih kullar için hazırlanmış, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetlerin var olduğu bir yerdir.

Kur’an-ı Kerim’de bir sure vardır ki, cennetin anahtarını elimize vermektedir. Nitekim “Tirmizi ve Nesei’nin tahric ettikleri veçhile Ömer İbnil hattab (r.a) demiştir ki: Resulullah (s.a.v.) Hazretlerine vahiy nazil olduğu zaman biz yanında arı vızıltısı gibi bir şey işitirdik, bir gün üzerine vahiy nazil oldu, bir saat bekledik, derken açıldı ve hemen kıbleye dönüp ellerini kaldırdı, dua etti. Sonra da “bana on ayet indirildi bunları ikame eden Cennet’e girecektir” dedi ve on ayet(Mü’minun suresinin ilk on ayetini) kıraat buyurdu.”

cennet-resimleri

Yine Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, tefsirinde “ burada(mü’minun suresinde) Allah-ü Teâlâ, yedi sıfatı cami’ olan(üzerinde toplayan) kimseler için felahın muhakkak husulünü tebşir buyurmaktadır(müjdelemektedir)” demektedir.

Cennet’in varislerinin vasıflarının anlatıldığı Mü’minun suresinin ilk ayeti şöyledir: “Mü’minûn (o mü’minler) muhakkak kurtuluşa ermiştir.” Bu ayette söz konusu yedi vasfın birincisi zikredilmektedir ki o “iman”dır. İman ise, “Resul-i Ekremin (s.a.v.) tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrısını icmalen tasdik etmekten hasıl olan bir nurdur.” Bu hususta önemli bir noktayı vurgulamak gerekiyor. Bediüzzaman Hazretleri’nin dediği gibi “inkar etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır”. Yani bizler Müslüman bir toplum ve ailenin içerisinde yaratıldık ve yaşıyoruz. Bundan dolayı da, belki sadece malumat seviyesinde bir İslami itikada; yani kalben tasdikin değil de, aklen tasdikin gerçekleşmiş olduğu bir inanca sahip olabiliriz. Çünkü hiçbir şuur sahibi kâinatın bütün cüzleri kadar şahidleri bulunan Allah-ü Teâlâ’yı inkâr edemez.Ama ona iman etmek, onu inkâr etmemekten başka bir şeydir ki; büyük günahları serbest işleyip, istiğfar etmemek ve aldırmamak, kişinin imandan bir hissesi olmadığına delildir. Hakiki iman ise, Kur’an-ı Kerimin ders verdiği gibi, Allah’ı sıfatları ile isimleri ile bilmek; bütün kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek, elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak, günaha girdiği ve emirlere muhalefet ettiği vakit kalben tövbe ve nedamet etmekledir.

Mü’minun suresinin ikinci ayetinde ise “O kimseler (o mü’minlerdir) ki, onlar namazlarında huşû (korku ve eziklik) içinde olanlardır.” diye buyrulmaktadır. Huşûnun aslı kalptedir, tezahürü ise bedende. Kalbe ait tarafı, Rabbin azamet ve celâli karşısında kendi küçüklüğünü göstererek nefsi, Hakk’ın emrine baş eğdirip söz dinlettirecek ve edeb ve tazimden başka bir şeye yönelmeyecek şekilde kalbin son derece bir saygı hissi duymasıdır. Dış görünüşle ilgili yönü de, vücut organlarında bu duygunun belirlenmesiyle bir sakinlik ve sükûnet meydana gelmesi, gözlerinin, önüne, secde yerine bakıp, sağa sola, şuna buna iltifat etmemesidir.

Evet, huşûyu kazanmanın yolu, şuurlu olmaktan geçer. Yani, bir kul kendi kusurlarını, aczini, fakrini iyice anlamalı ve görmeli; ardından Hak Teâlâ’nın bütün kusurlardan münezzeh ve mukaddes olduğunu, Kudret-i mutlaka ve Samed isminin sahibi olduğunu, hem Kerim ve Rahim bir Rab olduğunu görüp, bilip; O’nun Celal’ine ve azametine karşı eziklik ve korku içince hayret ve Cemal’ine muhabbet etmekle elde edilebilir.

Mü’minun suresinin 2. ve 3. ayetleri ise şöyle: “Ve o kimseler ki, onlar boş şeylerden (boş söz ve işlerden) yüz çeviricidirler.” Efendimiz (s.a.v.) buyuruyorlar ki: “kişinin İslâmî güzelliklerinden biri de, malayani şeyleri terk etmesidir.” Yine İmam Mâlik’in kaydettiğine göre Hz. Aişe (r.a.) yatsıdan sonra ailesine birini yollayarak: “(Boş sözleri keserek) yazıcı melekleri rahatlatmak istemez misiniz?” diye haber gönderdi.”

İnsanoğlu dünyaya o kadar ehemmiyetli bir vazife ile gönderilmiştir ki, aslında onun malayani işlerle uğraşmaya vakti bile yoktur. Emanet-i kübra kendisine tevdi edilmiş olan insanın, en değerli sermayesi olan vaktini, boş işler, lakırdılar, şunun bunun aleyhinde gereksiz sözler, keyif ve zevkle ilgili boş şeylere harcaması, ondaki zaaf-ı imanın apaçık bir göstergesidir. Çünkü ben-i adem, boş ve ehemmiyetsiz bir şey olup, istediği yerde otlamak üzere ipleri boğazına sarılmış bir mevcud değildir.

 

Bediüzzaman Hazretleri’de malayaniyat üzerinde durup, şu uyarıyı yapar: “Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil(iç içe geçmiş) daireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve cesed ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve Küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede, en büyük ve ehemmiyetli ve daimî vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat, ara sıra vazife bulunabilir. Bu kıyas ile -küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasib(ters orantılı)- vazifeler bulunabilir. Fakat büyük dairenin cazibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, malayani ve âfâkî işlerle meşgûl eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymetdar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür.”

Evet, mü’minin şe’nindendir ki, lüzumsuz ve malayani bir surette hakiki vazifesini unutmaz, en lüzumlu işlerini bırakıp âfâkî ve siyasî boğuşmalara; ayrıca dünya da cereyan eden ve kendisiyle alakası olmayan hâdiselere merak kesilmez.

Bir diğer ayet ise şöyledir: “Ve o kimseler ki, onlar zekât (vermek) için çalışanlardır.”

Bu ayette akla ilk gelen mânâ mallarının zekâtını verirler, demektir. Fakat bazıları da bu ifadeye göre zekâttan maksadın, temizlik ve temizleme mânâsı olduğunu söylemişlerdir. Bununla birlikte zekâtı yaparlar demek nefsî, bedenî, mâlî, zekâtın hepsine de şâmil olabilir.

Mü’minun suresinin 5. ve 6. ayetinde ise “Ve o kimseler ki, onlar ırzlarını koruyucudurlar. Ancak kendi eşleri veya sâhib oldukları câriyelerine karşı (olan münâsebetleri) müstesnâ. Çünki şübhesiz onlar (bundan dolayı) kınanmış kimseler değildir. Artık kim bundan ötesini ararsa, işte onlar gerçekten haddi aşanlardır.” buyrulmaktadır.

Bu ayetten alınabilecek derslerden ve mü’minin vasıflarından biri olarak çıkarılabilecek bir mana şudur ki: “müminler temiz bir hayat aşamaya gayret edip, (avret mahallerini) tenasül organlarını ve şehvet güçlerini daima muhafaza edenlerdir(kendine hâkim olanlardır). Haram olan ilişkilerden, insanlık terbiyesine aykırı olan vaziyetlerden kaçınırlar, örtülmesi icab eden azalarını açıvermekten son derece sakınırlar, ahlâka İslâmi edep kurallarına aykırı hareketlerde bulunmazlar.”

Burada, son derece dikkat edilmesi gereken bir hususu da vurgulayarak arz etmek istiyorum. Zinadan kaçınmanın yolu, zinaya giden yollardan kaçınmaktan geçmektedir. Bu hususta, izlediğimiz (baktığımız) şeylere, dinlediğimiz seslere, bulunduğumuz ortamlara, edindiğimiz arkadaşlıklara son derece dikkat etmemiz gerekmektedir. Zira insanı şehvet girdabı içine almaya çalışan popüler medya ve yayıncılık; ayrıca cinsel telkinlerin bulunduğu ortamlar, sürekli zihinlerde cinselliği canlı tutmakta ve adeta içtimai hayatı ahlaksız bir zemine, süfli bir bataklığa çevirmektedir. Yine yanlış arkadaşlıkların kurbanı olan insanlar hiç de az değildir. Güzel ortam ve güzel arkadaşlıklar güzel koku gibi, kötü ortam ve arkadaşlıklar pis kokular gibidir. Hangi ortamda bulunursanız bulunun, o koku size muhakkak sirayet edecektir.

Suremizin 8. ayeti ise şöyle: “Yine o kimseler ki, onlar emânetlerine ve sözlerine riâyet edenlerdir.” “Emanet yalnız mala has değildir. Bütün şer’î teklifler, Allah’a ait haklar ve kullara ait haklar, vekâletler, velayetler, memuriyetler de emanetlerdendir. Ahid de, gerek Allah’a ve Peygambere ve gerekse insanlara karşı olan anlaşmaları ve taahhütleri içine almaktadır.”

Elmalılı’nın dediği gibi emanet sadece mala has bir terim değildir. Bu nokta da Elmalılının ifade ettiği emanet teriminin manası, birçok müfessir tarafından da Elmalılının izah ettiği şekilde anlaşılmıştır. Nitekim emanet kelimesi Ahzab suresinde “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Hepsi de onu yüklenmekten kaçındı ve ondan korktu. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir.” şeklinde de kullanılmaktadır. Burada ki emanet kelimesine, ene risalesinde, yeni bir soluk ve anlayış getiren, emaneti farklı bir bakış açısıyla değerlendiren ise Bediüzzaman Hazretleri olmuştur. Gelebilecek itirazlara karşı, şunu da hemen hatırlatmak gerekir ki, “emanetin müteaddid vücuhundan bir ferdi, bir vechi ene’dir.”

Ustad Bediüzzaman emanetin bir vechi olan “ene” için şöyle der: “Sâni-i Hakîm, insanın eline, emanet olarak, rububiyetinin, sıfât ve şuûnâtının (Cenab-ı Hakk`ın fiillerinin, işlerinin) hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârat ve nümuneleri câmi’(ihtiva eden, toplayan) bir ene vermiştir; tâ ki o ene bir vahid-i kıyasî olup, evsâf-ı Rububiyet (rububiyete has vasıfları, sıfatları) ve şuûnât-ı Ulûhiyet (Cenab-ı Hakk`ın fiilleri, işleri) bilinsin. Fakat vahid-i kıyasî, bir mevcud-u hakikî olmak (gerçekten var olması)  lâzım değil. Belki, hendesedeki (geometrideki) farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle (olmadığı halde var gibi farz edilerek) bir vahid-i kıyasî teşkil edilebilir; ilim ve tahakkukla (delil ile ispat edilmiş) hakikî vücudu lâzım değildir.”

Bizlere emanet olarak verilen, gayesine münasip bir şekilde kullanmamız istenen “ene” öyle bir çekirdektir ki, nuranî bir şecere-i tûbâ veya müthiş bir şecere-i zakkumu netice verebilir. Yine amacına uygun kullanılmazsa, insanı şirk-i hafi’ye (gizli şirke) götürebilir. Bu hususa burada kısaca değinip, daha tafsilatlı malumat için 30. sözdeki ene risalesine başvurmanızı tavsiye ediyorum.

Mü’minun suresinin 9. ayeti ise şöyledir: “Ve o kimseler ki, onlar namazlarını (erkânına riâyet ve ona devam ederek) korurlar.” Bilmen bu ayeti tefsir ederken şöyle der: “Allah katında makbul olup kurtuluşa ermiş olan o müminlerdir ki, onlar namazlarını tam bir huşu ile kılmakla beraber namazları üzerine muhafazada da bulunurlar; yani namazlarına düzenli bir şekilde devam ederler. Namazlarının farzlarından, sünnetlerinden, âdabından bir şeyi terk eylemez, namazlarını vakitlerinde kılmaya çalışırlar.”

Namazı muhafaza etmek, gerek Kur’an-ı Kerim’de, gerekse hadislerce vurgulanan, son derece önem arz eden bir noktadır. Bediüzzaman Hazretleri’de namazı muhafaza etmenin önemini şöyle izah eder: “Ve keza, âyet (Bakara,3) îcazın mesafesi yolunda يُصَلُّونَ kelimesiyle kısaltmayıp, belki يُقِيمُونَ الصَّلَوةَ ile uzunca tamamlaması, namazdaki ikame ma’nalarını mürâat etmenin ehemmiyetine işarettir. O ma’nalar ise; “Ta’dil-i erkân, devamlılık, muhafaza (yani vaktini), ciddiyet ve âlem çarşısında onu teşvik ve terviç etmekten ibarettir. Ve daha buna kıyasen teemmül eyle!”

Buraya kadar sayılan yedi vasfın sahipleri için Mü’minun suresinin 10. ayetinde ise şöyle denmektedir: “İşte onlar, gerçekten (yüksek makamlara) vâris olanlardır.” Varis, mirasçıya, miras hakkı olan kişiye verilen isimdir. Peki, bu varislerin mirası nedir?

Söz konusu vasıfları üzerinde cem eden kimselerin, bir değere, bir kıymete varis olacaklarını ifade eden bu ayetten sonra, bu kimselerin hangi kıymete varis olacaklarını bir sonraki ayet şöyle açıklamaktadır: “Onlar ki, Firdevs (Cennetin)e vâris olurlar. Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.” Evet, Ubâde İbnu’s-Sâmit’in rivayet ettiği bir hadiste,  Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar: “Cennette yüz derece vardır. Her bir derecenin diğer derece ile arası, sema ile arz arası kadar geniştir. Firdevs bunların en yukarıda olanıdır. Cennetin dört nehri buradan çıkar. Bunun üstünde Arş vardır. Allah’tan cennet istediğiniz vakit Firdevs’i isteyin.”

Netice-i kelam, Rabbimiz, kalblere doğmayan bu nimetlere sahip olabilmemiz için bizlerden cennetin yedi dişli anahtarı hükmündeki, bu yedi vasfı üzerimizde cem etmemizi istiyor ve bizleri selam yurduna (cennetine) davet ediyor. Bizler de tüm himmetimizle Rabbimizin rızay-ı şerifine nail olabilmek için, mükâfatı, ücreti mukabili ne kadar gayret ve himmet sarf etmek gerekiyorsa, o kadar himmetli ve gayret olmalıyız.

Allah-ü Azimüş Şan hepimize bu hususta gayret ve himmet nasib edip, söz konusu yedi vasıf ile muttasıf olarak emanetini alıp, rızasına nail olabilmeyi nasib ve müyesser eylesin. Amin.

 

KAYNAKÇA

1) Buhari, Bed’ü’l-Halk 8, Tefsir, Secde 1, Tevhid 35; Müslim, Cennet 2.

2) Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, Eser Neşriyat ve Dağıtım, C. 5, 1971, s. 3426.

3) A.g.e., s. 3428.

4) İşaret-ül İ’caz, “Bakara, 3”, s. 37.

5) Emirdağ Lahikası 1, s. 312.

6) A.e.

7) Hamdi Yazır, a.g.e., s. 3428.

8) Sözler Mecmuası, “9. Söz”, s. 24.

9) Tirmizî, Zühd 11, İbni Mâce, Fiten 12.

10) Muvatta, Kelam 9.

11) Mesnev-i Nuriye, Şule, İ’lem 7.

12 ) Şualar Mecmuası, Birinci Kısım, s. 199.

13)  Hamdi Yazır, a.g.e., s. 3429.

14) Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meal-i Âlisi ve Tefsiri, Mü’minun Suresi, 5-6.

15) “Ey Resûlüm! Mü’min erkeklere söyle; gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar! Bu, onlar
için daha temizdir. Şübhesiz ki Allah, (onların) yapmakta oldukları şeylerden hakkıyla haberdardır. Mü’min
kadınlara da söyle; gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar.” ( Nur Suresi, 31-32 )
16 ) Hamdi Yazır, a.g.e., s. 3429.
17)  Sözler Mecmuası, 30. Söz, s. 214.
18) Vahid-i Kıyasi, bir şeyin miktarını ve diğer özelliklerini ölçmek için kendi cinsinden belirlenen parça veya miktar demektir.

19) A.e.
20) Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meal-i Âlisi ve Tefsiri, Mü’minun Suresi, 9.
İşarat-ül İ’caz, “Bakara, 3”, s. 37.
22)  Tirmizi, Cennet 4.
23)  Yunus Suresi, 25.

 

Cengizhan Salih

Hakkında Misafir Yazar

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*